pencereden dışarı baktı, karşıda ki otelin önüne park etmiş bir otomobil, rengi solmuş, kırmızıdan, güneşin gönderdiği ışıkların ızdırabıyla yanmış renkleri, solmuş. yağmurlar çiseliyordu buğulu camlarına solmuş otomobilin. ağaçlar, sahte ağaçlar veya gerçek ağaçlar. gerçek ama büyük saksıdaki dört beş ağaç, ağaçlar rüzgarın sert tokatlarını sağlı sollu yiyorlardı. kitaba çevirdi kafasını, sarı yapraklar üzerindeki siyah puntolarla yazılmış öfke dolu bir profesörün sinema sırasındaki aşkına bakışını tasvirlemişti tanrı gibi yazar.
kulağında çalan müzik, sözleri dönüyordu beyninde, kendimden geçtim ama, olamadım bir tek sen, sen benden vazgeçtiysen ne olsam nafile… düşünüyordu acaba mutsuzluk neydi, cidden şuan neyi istiyordu, kimi ne yapmayı nasıl yapmayı. düşünüyordu ama gereksizdi galiba. şuan da düşünüyor şu dizeler yazılırken, her şey basit bir kitap dizeleri gibiydi, belki de daha fazlasıydı.bir şarkı daha, ben seni çok sevdim. ben sizi de çok sevebilirdim, ben herkesi çok sevebiliyorum, acılara rağmen verdikleri yaralara rağmen, düşüncesizliklerinin, umursamaz hallerinin acı yüzüne rağmen, sevebiliyorum, çok. düşünüyordu yine saçma şeyler başkalarına göre çok normal şeyler, o sadece olduğu gibiydi, içinde kalbinde, kime aşıktı veya neyi istiyordu çözmeye çalışıyordu.
saçlarını kadıköy iskelesinde hırçın bir günde denize rüzgarla bıraktığı o gün vapurda, dedi ki içinden seni unutuyorum sonsuza dek, ama çok değil 2 dakika sonra daha 2 gün önce vapurda ona sarıldığı yerde duruyorken gözleri hafif dolmaya başlamışken aslında hayatın sadece inkarlardan ibaret olduğunu fark etti, ama emin değildi hayatındaki hiçbir şeyden emin olmadığı gibi. son kıyafetlerini düşündü, o ilk kez renkli giyinmişti onun için, o ise hayatın sanki birer çelişki yumağı olduğunu hatırlatmak için siyahlar içerisindeydi, tek renk kırmızı saçları… ama unutmamak gerekiyor ki gri de bir renktir. ben ise gri kazağımı hiç çıkarmam üzerimden, bazen yükü ağır gelse de, aynı hediye edilmiş kahverengi kupa gibi, kırmayı düşünmüş ancak buna yeltenememişti bile.
hayat işliyordu, herkesin derdi, herkesin bir davası vardı, o ise yani ben, ben ise sadece gidiyordum önüme çizilmiş olabildiğine yamuk bu yolda, yollar çok engebeli, virajlar çok sert, ölümler çok ağır, yaşamak ise her şeye rağmen tatlı bir acıyla gelen birer şarkı sözü gibiydi bazen cem adrian’ın bazen ahmet kaya’nın bazen binlercesinin hafif melankolik veya ağır dram, hüzün içeren şarkıları gibi, şimdi susalım gece ve yağmur konuşsun.

0 yorum:
Yorum Gönder