baktı ki anlatacakları çok tanıdık da çıkınca elbet anlatacak, tanıdık da derken samimi. Açar içini, açar denizler gibi, nehirler gibi konuşur, karşıdaki takar mı bilinmez, ama o anlatır, dertler çığ içinde zor tutulur koca parçalar halinde, susamaz, parçalar bütünleşir, dışarıda, kelimeler de tek tek bütün, ama ne bitmezmiş dertler, demişler derya hani aynı o biçim. sever gönül delicesine, kimilerini, birilerini, farklı kişileri, insanın içi mi yoksa sözleri mi çelişkilidir, kendi de bilmez, kimi sever gönül, kimi ister bu can bilmez, aldanır mı, aldatılır mı bilmez, gözleri mi güzel sözleri mi güzel ne bilir, kim bilir neyi bilir bilmez işte, sever sever unutmak mi için mi sever bu yürek yoksa can-ı gönülden bir aşk ile mi meşk eyler sevdiğini bilinmez, bilir ki ne leyla olur ondan ne şirin, ne ferhat olur kendisinden ne mecnun! o kendi çöllerinde, aşılmaz dağların göçüp giderken içinde sonsuz bir yalnızlığa, sever ümitsizce, hayallerinde kurar edepsizce, yapar, eder istemsizce susar ama konuşur ağzı, ama yürek hiç ötmeyen bir bülbül gibidir, altın kafeste özgürlüğünden uzak mı uzak bir bülbül gibidir, kimsesizdir, sessizdir, dertler dağ, dertler derya iken tek kelime edemez, işte o bülbül, işte o derdini anlatamayanlar, hiç anlatamamışlar, boş bankları bekleyenler, boş sokaklarda boş sokaklarda evet, oralarda aranırken, neyi aradığını bilmeden elbet, susalım da sessizlik konuşsun biraz.
27 Şubat 2014 Perşembe
19 Şubat 2014 Çarşamba
Bunu yazarken yine duygulanıyorum bak
Posted on 02:24 by silences
| No comments
çarşafları yeni yıkadım, mis koktular, sigaranın kokusu sinmişti, uyutmuyordu. bazı şeyleri silmek zor, hele ki sevmediğin şeyleri, mesela sigara kokusu…
Fakir edebiyatı yapıp seni silmek senin kokunu silmek zordur demek istemiyorum, geçen bölümün en zor derslerinden biri olan bir dersin bütüne girmedi olarak gözükünce otomasyonda apar topar 24 üne aldığım bileti iptal ettirmek için çarşıya çıkacaktım. dolmuşlar dolu dolu geliyor o an her şeyden nefret ettim dedim ki keşke gelsen “kaçıp sana geldim” desen diye hayal kurdum, ama itiraf etmeliyim artık başkasına sarılıp uyuma hayalleri kuruyorum, onu istiyorum. gerçi o da imkansız gibi duruyor ama züğürt tesellisi, senin yerinde ayrı olunca öyle işte.
Bugün yani çarşamba kadıköye gidesim fotoğraf çekesim var, amaçsızca, ama çekiniyorum tek başıma gitmekten bilmiyorum neden, hala kurtulamadım şu çekinik davranışlarımdan, öğlen gibi kalkarsam giderim sanırım…
saat 02,15 suları geçen yıl seninle bu saatlerde önce ağlamış sonra deliler gibi gülmüş, kadıköyü ıslatan nisan yağmurunda dans ediyorduk. şimdi sikik yurdun üst ranzasında arka fonda çalan müzik boyun ağrılarım, uykusuzluk içerisinde sızlanıyorum, mutsuz da değilim ama mutlu da olduğum söylenemez, hayat şu aralar öyle böyle. içsek iyi olur ya. neyse iyi geceler.
Eğerli cümlelerin afillisinden
Posted on 02:23 by silences
| No comments
Eğer ki içine bir ateş düşmüşse artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. O seni bir kere aldattı mı artık o o olmaktan çıkacaktır, bundan emin olabilirsin. Bir kere kavga ettiniz mi, bir kere hakaret etti mi sana artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır, sevgi değerini kaybetmeye başlayacaktır, araya bir şeyler giriyorsa eğer elbet ki yok olacaktır ‘bir şeyler’. bakışları değişiyorsa eğer şiirler anlamsız gelecektir, elbet ki sürecektir ilişkiniz ama menfaatler çerçevesinde devam edecektir o sen de yalnızlığın kulakları sağır edici initilsini yok etmek için sarılacaktır sana. falan filan anlayacağın bir kez tökezledi mi aşk önünü alamazsın düşüsün. hadi eyvallah sana.
Sabahın Karanlığı
Posted on 02:22 by silences
| No comments
4.59 gözlerimi açtım 5 saniyelik duraklamayla birlikte telefonu açtım, 4.59. Ne yapıyorum bu saatte, düşündüm, niye uyandım, sersem kafayla, içeri havasız alışık değilim yurt yaşamına. alışamadım, alışamam da.
Baktım, karanlığa, kulak verdim hiçbir zaman sessiz olmayan şu garip mahalleye, yumruk makinasının ege of tiger’i, sabahın 5’in de martı sesleriyle karışmış bir takım gürültüler, huzur yok burada.
Susamışım, ağzım kuru. susuzluğum sadece bu mu? Başka neye susuz kaldım, aç kaldım. Kalbimde, derinlerinde çok derinlerinde yatanlar neler. Düşündüm, seninle uyandığım cumartesi sabahını düşündüm.Yanımda yatıyordun yüzün bana dönük, masum.
Şimdi yok, şimdi hiçbir şey yok. 6.38… Beautiful Tango… take me by the hand… Yalnızlığımla sevişemiyorum, aldatıyor beni. Aklımdaki insanlar yalnızlığımı engelliyor. Yalnız insan daha yücedir, daha mutludur, kendine yetebilen insan daha yücedir, aforizmaları, shopenhauer öğretileri…
geriye geriye gidelim, And the way you put your hands on my hips…. yumuşak ve sıcak, nasıl unutulursun sen biliyorum… seni aklımdan silecek birileri gelecek, bekliyorum.
6.43 hayat güzel, bugün dostlarımla.
Gecenin samimiyetiyle
Posted on 02:21 by silences
| No comments
Şuan ne yaptığımı, ne yapacağımı, ne yapmış olduğumu bilmeden karanlığın içindeki hafif aydınlığa bakıyorum. Sanki aydınlık benim, benim dünyam, benim hedefim. İnsanlar, garip olan insanlar. Gülüyorlar ama çok fazla gülüyorlar. Belki de aslında ağlıyorlar ama birer makyaj gibi saklıyorlar ağlayışlarını. Çünkü ağlamak çaresizliktir? Değildir! Bakıyorum aydınlığa aslında sıkışıp kalmış birini görüyorum. Özgürlük sıkıntısı içinde insanların ne oldukları, ne yaptıkları, görüşleri içerisinde sıkışıp kalmış gerçeklikleri görüyorum. Bu beni rahatsız ediyor? Cahil olmak mıdır en iyisi? Galiba evet, bu soruya hayır diyen hala gerçekliğin acı yüzü ile karşılaşmamış olan mıdır? Bu soruya da evet demek sanırım çok yanlış olur. Ama öyle gibi duruyor sanki. Acı çekiyorum gerçekler yüzünden ama kabullenemiyorum da onları bir savaşın içerisindeyim kazanan kim olacak ? Bilinmez, belki de bilinir ama işte hep belkilerle. Bir kesinlik yok bu işte, her işte de olmadığı gibi. Nasıl olduğunu bildiğimiz şeyler, ne olduğunu bilmediğimiz şeylerden daha çok acı mı verir ? Bilmediğimiz şeyleri isteriz, arzularız. Peki bildiğimiz şeyler? Onları kaybetmek daha mı acıdır? Onları ne pahasına sürdürmek mi? ışıklar, kapanıp sönüyor. Bir saat gibiler. Atıp, geri atıp, ileriye. Biz neyi kazandık aslında? Aydınlık git gide büyüyor muydu? Yoksa küçülüyor mu? Bu gözler karanlığa alıştı mı ki aydınlık çok aydınlık gelmekte o saf gözlere? Bizi ne mutlu ediyor böyle karamsarlık dolu, ölüm dolu evrende? Peki neye göre aşık oluyoruz imkansızlarımıza. Saçlarına mı yoksa o gülüşlere mi? Peki biz neyi istiyoruz gerçekte ? Onu mu, onu yerleştirdiğimiz dünyayı mı? Biz gerçekte neyi seviyoruz? Gerçekte neye aitiz? Neyi tarafındayız ? Yoksa ortadayız mı ? Ortada olmak en güzeli olabilir mi ? Yaşamın ortasında olmak ? Yaşamın ortasında olmadan onun ne olduğunu nasıl bilebiliriz? Aslında neyi biliyoruz da böyle konuşuyoruz?
Hayat çelişkilerin içinde var olmaya çalışan doğrular gibi, doğruların içinde yok olan yanlışlar gibi, aslında hayat …
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
